Şeref Bey Stadı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şeref Bey Stadı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2017 Çarşamba

Bir Leipzig Taraftarı Gözünden Beşiktaş-Leipzig Maçı ve İstanbul


Dün akşam oynanan maçı İstanbul'da izleme şansı elde eden bir Leipzig taraftarı, kendi forumlarında maça ve şehre dair izlenimlerini paylaşmış. Sevgili arkadaşım Muharrem de bizleri kırmayıp, çeviriyi yaptı. Buradan da tekrar teşekkür etmek istiyorum. Çok kısa sürede metni bize ulaştırdı, sağolsun.

İyi okumalar.

1. Gün: Seyahat

Saat 15'te Leipzig havalimanında buluştuk. Check-in ve güvenlik işlemleri sonrası uçağa binmeyi bekledik ve 17:40'ta İstanbul'a doğru yola çıktık. Pasaport kontrolünden geçtikten sonra Taksim'e gitmek üzere otobüse bindik. Orada bulunan otelimiz stada 500 metre uzaklıktaydı. Otele giriş yaptktan sonra gece saat 12'de bir şeyler atıştırmaya  karar verdik. Her yerde dürüm vardi tabi (etin tadı Almanya'da olduğundan çok daha güzeldi). Yolda karşılaştığımız insanlar çok yardımsever ve samimiydi. Tabi ki konumuz futboldu; fakat sadece Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarlarıyla karşılaştık. Maçtan galibiyetle ayrılmamızı dilediler. Otelin barında uyumadan önce bir Efes içtikten sonra saat 02.30 gibi odamıza çekildik ve bizim açımızdan tarihi olacak ertesi günü beklemeye başladık.

2. Gün (maç günü): Şehir turu ve maç

Güzel bir kahvaltıdan sonra şehri gezmek üzere otelden çıktık. Önce Cihangir Cami'ni geçtik, oradan da stada dogru yürüdük. Orada bulunan, iki katlı olan ve bir taraftar olarak beklediğiniz her şeyi bulunduran mağazaya (Kartal Yuvası) uğradık. Ardından sıra Taksim ve İstiklal Caddesi'ne geldi. Burada Galatasaray Store'a da uğradık (4 katlı fakat daha az alan). Galata Kulesi ve köprüsünü geçtikten sonra Şişhane'ye kadar geldik. Zaten buradan da maça kadar dinlenmek üzere otele döndük ki oraya giden yolumuz uzun değildi.



Leipzig taraftarı olduğumuz belli olmasına rağmen hiçbir zaman kötü muameleye maruz kalmadık. Her köşede güzel sohbetlere dahil olduk. Bazıları bizim, çoğu tabi Beşiktaş'ın kazanmasını istedi. Üzerinde Beşiktaş forması bulunanlar bile bize çok iyi davrandı ve selam verdi. Tek bir dakika bile güvenliğimizden şüphe etmedik. Her köşede kediler görmek mümkündü. Özellikle bankaların, dükkanların ve yüksek binaların önünde. Polise gelirsek: Kendimizi güvende hissettik, dikkatli baktığımızda her köşede polislerin veya sivil polislerin olduğunu gördük. Alkol, sigara ve biranın sadece ara sokaklarda bulunan birkaç dükkanda satıldığını gördük.

2. Gün (Maç günü): Maç

Maçı ve skoru herkes gördü zaten, daha fazla detaya inmeye gerek yok. Asıl maçta yaşadıklarımı aktarmak istiyorum. Hala büyülenmiş durumdayım, kulağım çınlıyor. Tüylerimi diken diken eden bir deneyimdi.


Saat 19'da diğer taraftarlarla haberleştiğimiz gibi Taksim'de buluştuk. Saat 19:45'te polis eşliğinde stada yürümeye başladık. Deplasman tribününe vardığımızda bize stada girmesi yasak olan maddelerden bahsettiler. Bozuk para, powerbank, çakmak vs. Alkol ve sigara yasağı da buna dahil. Tam 3 kez kontrol edildik ve bazı taraftarlarda bu maddelere rastlandı. Geri vermemek üzere ellerinden alındı. Bu 3 kontrolü fazla bulanlar için açıklamak gerekirse: Bizim stadımızda yapılan kontroller kadar zayıf değildi, şimdiye kadar sorun olmadı ve umarım bundan sonra da olmaz. Sadece 250 kişi olduğumuz için stada hızlı giriş yapabildik.  Saat 20:10'da tribünde yerimizi aldık. Yemek ve içecek büfeleri mevcuttu, fiyatlar da düz olduğu için bu durum hoşumuza gitti. Kart ile ödeme yoktu, bozuk para da yasak olduğu için 5 ile bölünebilen bir hesap çıkmak zorundaydı ki kağıt para alabilelim. Su sayesinde sorun yaşamadık bu konuda da.

Takımlar sahaya ısınmaya çıktıklarında bizi ve takımı neler beklediğini tahmin etmeye başlamıştık. Zaten ilk yarıyı da özetledi bu durum, çünkü daha önce böyle bir deneyimleri yoktu. Dışarıdan birisine bu gürültüyü nasıl anlatsam? Zor. Önünüzden geçen bir lokomotif düşünün, iletişim bile zor hale geliyor yanınızda bulunan kişiyle. Sadece atmosferi yaşamak icin seyahat etmeye değdi. Sadece bir tribün degil, tribünlerin tamamı tezahüratlara dahildi. Elektrik kesintisinden sonra da telefonlar ile devam edildi, o durumda bile tribünler karşılıklı tezahürat yaptı. Maç biter bitmez stat rejisi müzik çalmaya başladığında ıslıklar yükseldi. Müziği kesmek zorunda kaldı ve taraftar kaldığı yerden devam etti. Aradan birkaç dakika geçti, yine aynısı oldu. Acaba Leipzig'de de mümkün mü bu?



Takımı kutladıktan sonra yavaş yavaş stadı terk etmeye başladılar. Müziğin başlaması ile birlikte Beşiktaş taraftarıyla birbirimizi alkışladık ve veda ettik. Polisin yardımıyla diğer tribünde bulunan Beşiktaş taraftarlarıyla atkılarımızı takas ettik. Maçtan 30 dakika sonra tribünü terk ettik ve polis eskortuyla otele vardık. Otelde maçın özetini izleyip, kendi aramızda analiz ettik, yaşananları idrak etmeye çalıştık. Almanca konuşan Beşiktaş taraftarları ile de sohbet ettik. Bize, bir dahaki sefere Çarşı'ya gitmemizi (tabii formasız) ve orada takılmamızı önerdiler. Yemeklerin ve kalitenin daha iyi olduğunu, bir barda takılıp bira içme imkanlarının daha fazla olduğundan bahsettiler. Bir sonraki sefer için aklımızda bulunduruyoruz; eğer Beşiktaş ile bir daha eşleşirsek.

Şampiyonlar Liginde ilk deplasman maçımız unutulmaz bir anı olarak kalacak. İstanbul çok güzel ve misafirperver bir şehir. Çok güzel tecrübeler edindik ve gelecek deplasmanlar için tecrübe kazandık. Ekim ayında ikinci deplasman maçımız olan Porto'yu iple çekiyoruz şimdiden.

6 Nisan 2017 Perşembe

Duhuliye




Duhuliye'den  5 ay önce haberim oldu. O da bu fotoğraf sayesinde. Bunca zamandır nasıl hiç duymamışım derken, etrafımdaki çoğu Beşiktaşlının da bilmediğini öğrendim.

Arapça kökenli bir kelime olan "duhuliye" giriş ücreti demek. 90 yılların başına kadar da İnönü Stadı'nda yerin altında geniş bir kitleye maç izleme imkanı sunmuş. Stadı boydan boya çevreleyen bu tribün, bir nevi siperlikmiş. Haliyle maçı izlemek isteyenler bu derinliğe girdiklerinde gördükleri şey ekseriyetle futbolcuların ayakları olurmuş. Görüş açısı oldukça kısıtlı olan duhuliyenin en büyük ziyaretçisi de tahmin edileceği gibi maç bileti parasını ödemekte zorlanan yoksul halkmış. Diğer tribünler ile kıyaslandığında ciddi bir ücret farkı olurmuş. Parası yetmeyenler, öğrenciler doldururmuş duhuliyeyi. Kimse de şikayet etmez, o daracık alandan gördükleri ile mutlu olurlarmış. Hatta duhuliyede maç izleyenler, futbolcuları kramponlarından, ayaklarından tanırlarmış. Diğer tribünlerde olmayan bir özellik de varmış. Maçı izlemeye kapalı altta başlayıp, numaralı tarafında bitirebilirmişsiniz. O derinlik size az görüş açısı sunarmış, evet; ama zeminden stadı turlama imkanı verirmiş. Öyle ki penaltı olduğunda hangi kale ise herkes koşmaya başlar, penaltının atılacağı kale tarafına hücum edermiş.

Sevgili Metin Tekin'den öğrendiğim kadarıyla sporcular da burada maç izlermiş. Hatta kendisi de defalarca maç izlemiş. Duhuliyeden soyunma odalarına geçiş varmış. Aslında mabedimiz de çok da kıymetli bir alanımız varmış.

5 aydır fotoğrafa o kadar çok baktım ki. Her seferinde de fikrim değişmedi. İnsanlar mutlu gözüküyor. Kendilerine sunulan o daracık alanda mutlu olmayı bilmişler. O anın keyfini sürmüşler. Muhtemelen bir gün yukarıdaki tribünlerden birinde olmayı hayal ederek mutlu olmuşlardır.  Duhuliyeden bakan insanları görünce kendi öğrencilik yıllarım aklıma geldi. İlk sene yurtta kalmıştım. Sınıftan 2 arkadaşım da evde kalıyordu. Onların evi de zemin kattaydı. Aynı duhuliye gibi. Pencereyi açtığımız zaman yoldan geçen insanların ayaklarını görürdük. Hayatımda o evden daha soğuk başka bir evde kalmadım. Salondaki sobayı yaktığımız günlerde bile ısınmazdı. Diğer odaların kapısını açalım da ısı oraya da gitsin demek yersizdi. Çünkü sobanın yanında bile ısınmak zordu. Terliksiz dolaşmak mı? Asla! Olur da öyle artistlik yaparsanız, birkaç saniye sonra yerde çivi varmış gibi zıplardınız. Rutubetin alası vardı. Bazen dalga geçerdik, ya pencereyi açın da sıcak hava girsin diye. Öyle berbat bir evdi. Ama seviyorduk orayı. Tüm o soğukluğa rağmen seviyorduk. Yurt açısından şanslıydım. Isınma sorunu da yoktu, sıcak su da hep olurdu. Ama o evde olmak daha güzeldi. Beraberdik, birlikte yiyip, içiyorduk. O soğuk evdeki en sıcak şey bizim sohbetimiz, hayallerimizdi. Milenyum diyerek, abartılarak beklenen 2000 yılına da o evde girdim. Aynı duhuliye gibiydi. Mutluyduk. Tüm eksiklere rağmen mutluyduk ve bunun tadını çıkarıyorduk.



Kısıtlı imkanlar ile mutlu olmayı, olandan keyif almayı niye taktım bu kadar kafama? Şimdilerde yeni bir stadımız var. Henüz passo saçmalığı yüzünden içeri girememiş olsam da girenlerin anlattığı hep çok güzel, konforlu olduğuna dair. Stadın içine giriş, çıkış, görüş açısı, zemin harika. Sahadaki takım desen muhteşem. Ancak tuhaf şekilde sahada işler biraz yolunda gitmesin homurtular yükseliyor. Bunu tv başından duyabildiğim gibi statta olanlar da onaylıyor. Hemen bir mutsuzluk, hemen bir şikayet hali. Kendi evinize gönül rahatlığı ile giriyorsunuz ama burada sonsuz bir mutluluk yaşamak yerine kısa tatsızlıkları devmiş gibi yaşıyorsunuz. Elinizdekinin kıymetini bilmiyorsunuz. Sizinki de iyi lüks valla:)

Benim gibi henüz içeri girememiş olanların duhuliyesi de televizyon bu aralar. Kamera nereyi gösterirse, orayı görüyoruz. Henüz hiçbirimiz topsuz alanı izleyemedik. İçeri girip, çimlerle göz göze gelip, tüm stadı gözlerimizle turlamadık. Atılan gollerde tanımadığımız insanlara sarılmayalı çok oldu. Kaçırdığımız canlı gollerin haddi hesabı yok. Gol sevinçlerinden mahrumuz. Eve dönemedik ama evden de vazgeçmedik. Kendi duhuliyemizde bir gün tekrar orada olmanın hayali ve umudu ile mutlu oluyoruz.  Çünkü Beşiktaş, sen her şeye değersin.

Not: Duhuliye fotoğrafı Hikmet Ildız'a aittir.

12 Nisan 2016 Salı

Eve Dönemeyenlerin Hikayesi



Bu da bizim hikayemiz, eve dönemeyenlerin hikayesi. 

Not: Büyük emeği için Recep'e sonsuz teşekkürler.

1947 - 2016


23/11/1947
Beşiktaş - AIK Stockholm (2-3)
Süleyman Seba
*
11/04/2016
Beşiktaş - Bursaspor (3-2)
Mario Gomez



 

9 Nisan 2016 Cumartesi

Geleceğin Sol Açığı



"Oğlumu özgür bırakacağız seçim konusunda. 
İster Beşiktaş'ı seçer, ister Kara Kartal'ı seçer, 
ister Siyah-Beyaz'ı, ister çArşı'yı."

4 Nisan 2016 Pazartesi

113 > Vodafone


2007 yazına girmek üzereyken, küçük bir grup Beşiktaş taraftarı, o dönem için stadın adıyla ilgili sponsorluk haberleri üzerine tepkisini ortaya koymuştu. Kulübün önünde ve Beleştepe'de açılan pankartta "Sponsora Gerek Yok Şerefimiz Yeter" yazıyordu. Küçük bir grubun öncülük ettiği bu söylem, kısa sürede Beşiktaş taraftarının yüksek sesi olmayı başarmıştı. Senelerdir stadın isminin "Şeref Bey" olarak değişmesini bekleyen bizlerin başka bir isme, hele bir sponsor ismine hiç tahammülü yoktu.


Ne yazık ki köprünün altından çok sular aktı. Bizler, o suların yönünü değiştirmeyi pek beceremedik. Fikret Orman başkanlığındaki yönetim de YD'den maddi anlamda gerçekten bir enkaz devralmıştı. Günümüz şartları da buna eklenince Beşiktaş'ın stat yenilmesinde sponsor kaçınılmaz oldu. Beşiktaş yönetimi, Vodafone ile Türk spor tarihinin en büyük anlaşmalarından birine imza attı. Yapılan anlaşma gereği stadın isim hakkı da 15 seneyle sponsorun oldu.

Vodafone, anlaşmanın imzalandığı günle birlikte Beşiktaş taraftarı ile ilişkilerini sıkı tutmaya çalıştı. Stadımız ile aramızdaki özel bağın farkındalardı ve "duygusal" dokunuşlar ile kısa sürede bizlerle aralarında bir iletişim oluştu. Öyle ki taraftar değil Şeref Bey Stadı demeyi, İnönü demeyi bile bıraktı. Yapılan sohbetlerde özlenen ev olarak Vodafone Arena bahsedilmeye başlandı. Yönetim yapmış olduğu sözleşme gereği zaten bu isme ilk günden evet demişti; ancak taraftarın kısa sürede içselleştirmesini pek anlayamıyorum. 

Stadın bitmesine sayıı günler kaldıkça sponsor isminin Beşiktaş'ın önüne geçmesinden ve dilediğimi yaparım havasına bürünmesinden son derece rahatsızım. Vodafone geçtiğimiz günlerde Anılar Sahada diye bir internet sayfasını yayına soktu. Sayfanın girişinde "Beşiktaş'ın Unutulmaz Anıları Vodafone Arena'da Yeniden Sahneye Çıkıyor" yazıyor. Siteye girdiğinizde sizi karşılayan bölümlerden birisi 3 Mayıs 1972'de Pele'nin forma giydiği Santos ile Fenerbahçe'nin karşılaşması. Bu maçın Beşiktaş'ın unutulmaz anıları ile ilgisi, bağı nedir acaba? Evet, İnönü Stadı Türk futbol tarihinde simge bir stattır; lakin konumuz Beşiktaş'ın unutulmaz anıları ve ben bizi zerre ilgilendirmeyen bir maç ile anekdot görmek istemiyorum. Hele ki kulübüm hakkında her fırsatta küçümseyici ifadeler kullanmaktan çekinmeyen bir kulüp hakkında asla.

Açılışa 11 gün kala, sponsorun başka bir çalışması geldi. Büyük kavuşmaya x gün kaldı denilerek, o forma numarası ile özdeşleşmiş Beşiktaşlı oyuncu ile selam çakıldı. Kolay iş değil. Beşktaş'ın 113 yıllık tarihinde formamızı terleten 700'ün üzerinde oyuncu bulunmakta. Formamızı giyme şerefine erişmiş oyuncular arasında nice isim de sadece elde ettikleri başarılar değil, aynı zamanda formamızı giyerken ve sonrasında da sergiledikleri örnek sporcu tavırları ile bizler için efsane mertebesine ulaştılar. Öyle ki bizler 100. yılımızda yapılan anket sonucunda altın, gümüş ve bronz kadrolara layık görülen isimleri sıralmıştık. (
http://www.milliyet.com.tr/2003/06/22/son/sonspo03.html) Kulüp tarihinin en önemli geri sayımında da bu isimleri görmek isterdik. Les Ferdinand ya da Daniel Amokachi de önemsiz isimler değil asla. Ancak Metin Tekin ve Mehmet Özdilek bizim evlatlarımız, bizim gerçek efsanelerimizdir. Ve unutulacak tarafta yer almaları kabul edilebilir değil. Vodafone'un bu tavrı oldukça popülist ve markasını pazarlama derdine düşmüş bir şirket tavrı. Hatta Daniel Amokachi bile kendisi ile ilgili paylaşım sonrasında "Geri mi geliyorum? Kimse bana söylemedi." diyerek esprili bir yanıt verdi. Geri sayımı sanki o sahada tekrar oynayacakmış gibi bekleyen oyuncular varken, Amokachi'nin bu yanıtı da manidar oldu. Bir bu kadar ilginci de 9 numaralı formasıyla Ferdinand görseli altında "Demba Ba dururken, Ferdinand da kim" diyen yeni nesil Beşiktaş taraftarı. Kulüp, sponsor firmanın da desteğiyle genç nesil taraftarına tarihe dokunma şansı verecekken, bunu es geçip, kolay olanı seçmeyi tercih etti. 

Ne yazık ki bu kadar değil... Bir an önce evine kavuşmayı bekleyen bizler, stat ile ilgili her gelişmeyi yakından takip ettik. Çimentosu karıldığında da, ilk koltuk takıldığında da coşku dolu olduk. Sponsor stadın girişine kendi ismini anında kazırken, Beşiktaş'a dair en ufak bir çalışmanın olmaması yürek burkucu. Kulübün bunu kabullenmesi daha can yakıcı. Sürekli yakında arma da, kartal da gelecek dense de bunun hala gerçekleşmemiş olması ve bunun öncelikli değil de sonradan olacak olmasını anlayamıyorum. Stadın içerisinde de sadece koltukların üzerinde küçük Beşiktaş armaları var. Tribünlerin isimlerinin belirtildiği yerlerde bizi yine Vodafone yazısı karşılıyor. Ne Beşiktaş yazıyor, ne de armamız var. Bu haliyle sanki Vodafone bize sponsor olmadı da Beşiktaş semtinde yeni bir Vodafone şubesi açtı gibi.


Kulübümüz, Vodafone ile bir sözleşme imzaladı ve stat yenilemede karşılıklı anlaştılar. Taraftar da bir ömür yaptıkları için sponsora minnet duyacaktır. Ancak zaman ilerledikçe görüyoruz ki sponsor firma, 113 yıllık kulübün önüne geçmiş durumda.

Biz, "eve dönüyoruz" dedik, mahalleye yeni taşınanların evini ziyarete gidiyoruz demedik! 

Not: Yazımızdaki  "Büyük kavuşmaya x gün kaldı" içeriğinde belirlenen geçmiş futbolcuların kimlerin olacağını stadımızın sponsoru Vodafone'un değil, içeriği yöneten ajans ve kulübümüz tarafından belirlenip tescillendiğini öğrendik. Sayın başkanımız haklı; kArtalı vuran kendi tüyünden yapılmış oktur!

26 Mart 2016 Cumartesi

Eve Dönüyoruz





Şu "Eve Dönüyoruz" hikayesi epey etkiledi beni. Evet, hep bu anı bekledik, birbirimizle konuşurken zaten dillendiriyorduk ama böyle herkesin aynı anda söyleyip, duygularını salıvermesi daha fena yaptı sanırım. İki kelime ama inanılmaz bir ağırlığı var. Düşündüklerimi, hissettiklerimi eksiksiz anlatabilir miyim endişesi var bende daha ne olsun. Bazen kafanda, içinde bir şeyler döner.  Az, çok bilirsin ama kurcalamazsın hani. Kurcalamak istemezsin. Sonra öyle bir şey olur ki senin kurcalamana gerek kalmaz, patır patır dökülür her şey.

Ayın 23'ünde başlandı eve dönüyoruz denmeye. İnsanlar öyle güzel şeyler paylaştı ki duygulanmamak, coşmamak elde değil. Herkesin özlemi, sevinci çok gerçek. Tek bir tane samimi olmayan, yalan olan yok. Hayatında kaç defa insan böyle bir şeye şahit olur? Net. Bembeyaz. Bunun sevincini yaşarken sonra o stada giremeyecek olma hüznü bastırdı. Evine giremiyorsun. Şart koşuyorlar, kabullenmezsen ayrılık diyorlar. Seni istemediğin bir ayrılığa hapsediyorlar.

Bizler mabede neden ev diyoruz? Ev nereye denir? Kafamda deli gibi bu dönüyor sürekli. Benim için en basit tabirle insanın kendini güvende hissettiği, sorgulanmadığı, yaftalanmadığı yerdir ev. Bu bir dört duvar arası olabilir, bazen bir şehir olabilir, bazen bir insan olabilir. Mabede ev demek de bu yüzden cuk oturuyor. Oraya ne zaman girsen gram endişen, şüphen, acaban olmuyor. Merdivenleri çıkıp, çimle ilk göz göze geldiğin an. Akabinde refleks olarak deplasman tribününe bakman. Hemen peşine tüm stadı gözünle turlaman. Resmen ritüel. Keza semt. Her ne kadar başka şehirde doğmuş, büyümüş ve yaşıyor olsam da (ve her ne kadar semt şu an arzu edilen halinden uzak olsa da ) semtte yürümenin verdiği huzur, o ağaçlı yol, o yolun sonunda köşede birazdan stadı görmenin garantisi. Al işte sana ev.

Babam ve Oğlum'da Fikret Kuşkan'ın babasına isyan edip, evladını ona emanet etmek istediği sahne vardır ya hani. Hem de babayla büyük hesaplaşmayı yaşadığı. Orada şöyle diyor: " Bana gittin diyorsun baba ama ben gitmedim, gidemedim, kalamadım, evim nerede bilemedim; çünkü aklımın bir tarafında, bir köşesinde hep sen vardın, seninle bu... Bu olmamışlık, bu küslük... İnsanın dönebileceği bir evinin olmaması ne demek biliyor musun baba? Elimi neye attıysam kurudu. Karım öldü. Bir zamanlar aynı yola baş koyduğum arkadaşlarım, reklam şirketlerinde, iktidar borazanı çalan gazetelerde bana acıyıp iş verdiler. Köpeğe kemik atar gibi... Kendilerini temizlemek, ruhlarını temize çıkarmak için... Dur! Konu bu değildi. Ben başka bir şey diyordum. Hah tamam. Ev diyordum. Baba buraya niye geldim biliyor musun? Deniz'e bir oda ver, onu yanına al, burada büyüsün, bir evi olsun, gidecek başka hiçbir yeri yok. Ona bir oda ver baba, bir evi olsun, ama zaman zaman da çıkıp gidebileceğ bir ev..." Zaten adamı darmadağın eden bir film ama benim için en can alıcı sahneydi bu.

Nerden, nereye geldi konu değil mi? Ev işte. Bazen dört duvar, bazen bir şehir, bazen bir insan. Evsiz kalmayın, en zoru evsiz kalmakmış.

17 Mayıs 2013 Cuma

Veda





































Tüm hafta, yönetimimizin bizlere uygulanan şiddet ile ilgili bir açıklama yapmasını bekledik. Polisin tavrını gösteren kareleri yayınlayıp, güzellikleri bekletmemizin sebebi buydu. Bizi yanıltmayan Beşiktaş yönetimine teşekkürler.