29 Mayıs 2017 Pazartesi

3 Efsane Baba ve 3. Yıldız

Dün akşam 15. şampiyonluğumuzu ilan ettik. Şampiyonluk süreci boyunca yıldız konusu da çokça döndü. Yıldıza anlam yüklemeyenlerdenim. Federasyonun vaktiyle almış olduğu bir karar sadece. Beşiktaş armasını daha değerli hale getiren bir detay değil. Yıldız ya da yıldızların varlığı ile övünme hali nazarımda çokça yersiz hatta.

Şampiyonluktan kısa süre önce sevgili Baba Recep Adanır'ı kaybettik. Onun kaybından beri bu yıldız meselesini kendimce daha başka hale getirdim.

Türk futbolunda 4 tane "Baba" lakaplı oyuncu var. Ne mutlu ki bunların 3 tanesi Beşiktaşlı. Baba Hakkı Yeten, Baba Hüsnü Savman, Baba Recep Adanır.



Baba Hüsnü, Beşiktaş'ın ilk "Baba" lakaplı oyuncusudur. Aynı zamanda milli formayı ilk giyen Beşiktaş futbolcusudur. Henüz 19 yaşındayken Beşiktaş'ın ilk yurt dışı organizasyonuna dahil edilmiş ve Rumenlerin bu oyuncu Türk mü, İtalyan mı sorusunun muhatabı olmuştur. Uzun yıllar Beşiktaş'ın kaptanlığını yapmıştır.

Baba Hakkı, 1931 yılında Beşiktaş'ın maçını izlemeye gitmişken, Şeref Bey'in çabasıyla aynı maçta Beşiktaş armasıyla sahaya çıkar. İleride Siyah-Beyaz'ın efsanesi ve babası olacağından habersiz çıktığı maçta henüz 21 yaşındadır. Bir takım elbise karşılığında Beşiktaş'a transfer olmuştur. Ve bu onun Beşiktaş'tan tüm kariyeri boyunca aldığı tek transfer ücretidir. Nesilden nesile anlatılan yüzlerce hikayenin başrolü, Beşiktaş hocası, başkanı, babası, efsanesi olmuştur.

Baba Recep, 21 yaşında Beşiktaş'a gelip, 9 yıl aralıksız Beşiktaş formasını giymiştir. Beşiktaş'tan ayrıldıktan sonra Kasımpaşa, ardından da Galatasaray'da ter dökmüştür. Galatasaray forması ile Beşiktaş'a karşı ilk kez sahaya çıktığında, Beşiktaş tribünlerini eli kalbinde selamlamıştır. Galatasaray tribünleri önünde ise ayaklarını göstererek, ayaklarım sizin için hizmet edecek; ancak kalbim Beşiktaş'a ait demiştir.

Baba Hüsnü'yü 8 Mart 1945, Baba Hakkı'yı 1989, Baba Recep'i ise 9 gün önce 20 Mayıs 2017'de kaybettik. Babalarımızın hiçbiri olmadan kazandığımız ilk şampiyonluk. 114 yıllık camiamızın bu günlere gelmesinde, Beşiktaş'ı Beşiktaş yapan değerlerin oluşmasında büyük emekleri olan babalarımızın ruhu şad, 3. yıldız 3 babamıza armağan olsun.


6 Nisan 2017 Perşembe

Duhuliye




Duhuliye'den  5 ay önce haberim oldu. O da bu fotoğraf sayesinde. Bunca zamandır nasıl hiç duymamışım derken, etrafımdaki çoğu Beşiktaşlının da bilmediğini öğrendim.

Arapça kökenli bir kelime olan "duhuliye" giriş ücreti demek. 90 yılların başına kadar da İnönü Stadı'nda yerin altında geniş bir kitleye maç izleme imkanı sunmuş. Stadı boydan boya çevreleyen bu tribün, bir nevi siperlikmiş. Haliyle maçı izlemek isteyenler bu derinliğe girdiklerinde gördükleri şey ekseriyetle futbolcuların ayakları olurmuş. Görüş açısı oldukça kısıtlı olan duhuliyenin en büyük ziyaretçisi de tahmin edileceği gibi maç bileti parasını ödemekte zorlanan yoksul halkmış. Diğer tribünler ile kıyaslandığında ciddi bir ücret farkı olurmuş. Parası yetmeyenler, öğrenciler doldururmuş duhuliyeyi. Kimse de şikayet etmez, o daracık alandan gördükleri ile mutlu olurlarmış. Hatta duhuliyede maç izleyenler, futbolcuları kramponlarından, ayaklarından tanırlarmış. Diğer tribünlerde olmayan bir özellik de varmış. Maçı izlemeye kapalı altta başlayıp, numaralı tarafında bitirebilirmişsiniz. O derinlik size az görüş açısı sunarmış, evet; ama zeminden stadı turlama imkanı verirmiş. Öyle ki penaltı olduğunda hangi kale ise herkes koşmaya başlar, penaltının atılacağı kale tarafına hücum edermiş.

Sevgili Metin Tekin'den öğrendiğim kadarıyla sporcular da burada maç izlermiş. Hatta kendisi de defalarca maç izlemiş. Duhuliyeden soyunma odalarına geçiş varmış. Aslında mabedimiz de çok da kıymetli bir alanımız varmış.

5 aydır fotoğrafa o kadar çok baktım ki. Her seferinde de fikrim değişmedi. İnsanlar mutlu gözüküyor. Kendilerine sunulan o daracık alanda mutlu olmayı bilmişler. O anın keyfini sürmüşler. Muhtemelen bir gün yukarıdaki tribünlerden birinde olmayı hayal ederek mutlu olmuşlardır.  Duhuliyeden bakan insanları görünce kendi öğrencilik yıllarım aklıma geldi. İlk sene yurtta kalmıştım. Sınıftan 2 arkadaşım da evde kalıyordu. Onların evi de zemin kattaydı. Aynı duhuliye gibi. Pencereyi açtığımız zaman yoldan geçen insanların ayaklarını görürdük. Hayatımda o evden daha soğuk başka bir evde kalmadım. Salondaki sobayı yaktığımız günlerde bile ısınmazdı. Diğer odaların kapısını açalım da ısı oraya da gitsin demek yersizdi. Çünkü sobanın yanında bile ısınmak zordu. Terliksiz dolaşmak mı? Asla! Olur da öyle artistlik yaparsanız, birkaç saniye sonra yerde çivi varmış gibi zıplardınız. Rutubetin alası vardı. Bazen dalga geçerdik, ya pencereyi açın da sıcak hava girsin diye. Öyle berbat bir evdi. Ama seviyorduk orayı. Tüm o soğukluğa rağmen seviyorduk. Yurt açısından şanslıydım. Isınma sorunu da yoktu, sıcak su da hep olurdu. Ama o evde olmak daha güzeldi. Beraberdik, birlikte yiyip, içiyorduk. O soğuk evdeki en sıcak şey bizim sohbetimiz, hayallerimizdi. Milenyum diyerek, abartılarak beklenen 2000 yılına da o evde girdim. Aynı duhuliye gibiydi. Mutluyduk. Tüm eksiklere rağmen mutluyduk ve bunun tadını çıkarıyorduk.



Kısıtlı imkanlar ile mutlu olmayı, olandan keyif almayı niye taktım bu kadar kafama? Şimdilerde yeni bir stadımız var. Henüz passo saçmalığı yüzünden içeri girememiş olsam da girenlerin anlattığı hep çok güzel, konforlu olduğuna dair. Stadın içine giriş, çıkış, görüş açısı, zemin harika. Sahadaki takım desen muhteşem. Ancak tuhaf şekilde sahada işler biraz yolunda gitmesin homurtular yükseliyor. Bunu tv başından duyabildiğim gibi statta olanlar da onaylıyor. Hemen bir mutsuzluk, hemen bir şikayet hali. Kendi evinize gönül rahatlığı ile giriyorsunuz ama burada sonsuz bir mutluluk yaşamak yerine kısa tatsızlıkları devmiş gibi yaşıyorsunuz. Elinizdekinin kıymetini bilmiyorsunuz. Sizinki de iyi lüks valla:)

Benim gibi henüz içeri girememiş olanların duhuliyesi de televizyon bu aralar. Kamera nereyi gösterirse, orayı görüyoruz. Henüz hiçbirimiz topsuz alanı izleyemedik. İçeri girip, çimlerle göz göze gelip, tüm stadı gözlerimizle turlamadık. Atılan gollerde tanımadığımız insanlara sarılmayalı çok oldu. Kaçırdığımız canlı gollerin haddi hesabı yok. Gol sevinçlerinden mahrumuz. Eve dönemedik ama evden de vazgeçmedik. Kendi duhuliyemizde bir gün tekrar orada olmanın hayali ve umudu ile mutlu oluyoruz.  Çünkü Beşiktaş, sen her şeye değersin.

Not: Duhuliye fotoğrafı Hikmet Ildız'a aittir.