23 Aralık 2012 Pazar

Zeki Demirkubuz ve Beşiktaş


Zeki Demirkubuz'un son 10 senede verdiği röportajlardan Beşiktaş'la ilgili olan kısımların derlemesi. Özelliklere son kısımlara dikkat çekmek isterim.



''ne bileyim, ben Beşiktaş maçı izliyorken, nevrim dönmüşken, biri gelip de benimle en banal, en klişe biçimde sinema konuşmaya kalkışırsa, “…tir git lan” da derim''


''Nietzsche'nin dediği gibi, insan akıllı olduğu kadar akıl dışı bir varlıktır. Benim de düşünerek açıklayamadığım şeyler var. Beşiktaş gibi; çünkü aşkın sebebi yok.Evet, âşık vaziyetteyim. Bunun farkındayım, o yüzden benim durumum daha trajik. Bazen gitmek de istemiyorum mesela maça ama beni aşıyor. O yüzden bunu çok deşmeyelim!''







Beşiktaş benim için bir istisna. Her insanın zayıf bir yanı vardır hayatta. Beşiktaş aşk gibi bir şey. Orada nedensiz, sadece sonuçları kabul etme üzerine bir durum var. Pek çok şey öyledir hayatta. Sonuçlarını bilir, ama neden olduğunu bilemeyiz. Yaşam, ölüm, aşk, bunların sadece sonucunu yaşarız. Hiç tanımadığın bir insana tüm benliğini bile verebilirsin. Mantıklı mı diye soramazsın. Beşiktaş da öyle bir şey 

Genel olarak diğer takımlardaki daha ideolojik, kimlikle ilgili, karşılıklı bir ilişki, alışveriş gibi geliyor. Beşiktaş'ta bu çok az. Kulüp de diğerleri gibi olmak istiyor ama Beşiktaş taraftarı buna izin vermez. Tüylerimi diken diken eden olayları İnönü'de yaşıyorum. Başka hiçbir yerde öyle hissetmiyorum. İnanç üzerine var olduğunu söyleyen topluluklarda bile Beşiktaş seyircisindeki o ateşi, karşılıksız verme duygusunu göremiyorum. Son haftaki maçta gözlerim doldu. Bir taraftar düşün, "şerefinizle oynayın hakkınızla kazanın" diye pankart açıyor. Beşiktaş'lı olmak için işte böyle haklı gerekçelerim de var.



Sinema kişiliğimin ifadesinin sonuçlarından sadece biri… Günün birinde sinemayla ilgili bir ifade derdim kalmazsa sinemayı rahatlıkla bırakabilirim.
Ama Beşiktaş öyle değil. Beşiktaş ile ilişkimde çok akıl da aramıyorum… 
Bir ağır hastalık ya da bir ölüm ihtimalini düşündüğümde aklıma gelen iki şey şu; 


“kızımı göremeyeceğim” ve “bir daha Beşiktaş maçı seyredemeyeceğim”!..


Yani kendinden menkul, sinemayla ya da kendimi ifade ettiğim diğer meselelerle fazla bağı olmayan, insan olmanın bir gerçeği olarak biraz akıldışı…

Kimileri bu taraftarlık durumuna “saçmalık” diyebilir ama ben insanın zaten
böyle olduğunu düşünürüm. Son filmim Yeraltı’nı da insanın akli değil, akıldışı 
bir varlık olduğunu ispatlamaya çalışma iddiasıyla çektim. Bu yüzden hem felsefi 
olarak hem düşünce olarak benim Beşiktaş ile böyle bir bağ kurmam insanı 
algılamamdan çok öte değil.


Tek inancım Beşiktaş” diye düşündüğünüz doğru mu? 

İnançsızlık ahlaki olarak kendimi koyduğum yer. İnsan başta kendisi olmak üzere, önüne konan her şeyi sorgulama gücüne sahip olmalı. Böyle bir nokta insanı inançsızlığa götürüyor. Her şeye karşı. Ben böyle biriyken, böyle düşünürken kendimle çok çelişiyorum. Beşiktaş’a böyle bir bağım var. Bunun bir nedeni de yok. Zaten Beşiktaş’ı nedenleri ortaya çıkararak anlayamayız. Her şeyi sorguluyorum, bir tek onu sorgulamıyorum.


Yenildiği zaman da sorgulamıyor musunuz?

Tabii, tabii. Özellikle o zamanlar. Bütün maçları izliyorum. Her yıl deplasmanların yarısına giderim. Çarşı Grubu’ndan açıkçası dışarıdan göründüğü kadar etkilenmiyorum. Benim için Beşiktaş için kafa ve gırtlak patlatan, fedakârlık yapan insanlar. Yaratıcılıkları ortada ama ben daha çok yalnız ve kendilerini başka türlü ifade eden Beşiktaşlıları seviyorum. Grupları boş verin, tek tek inanılmaz insanlar var. Çarşı da bu zamanlarda daha içe dönük olmalı bence.



Aslında sinema üzerine çok fazla düşünen biri de değilim. Sosyal bir sinemacı olmadığım için, sadece hikâyelerimi, ne anlatmak istediğimi düşlüyorum. Hayatı anlamaya çalışırken orada anladıklarım orada süzdüklerim bende sinema yapma, bir film çekme duygusu yaratıyor. Sinemayla ilişkim neredeyse bununla sınırlı kaldı. Ama Beşiktaş bir insanın hayatında derdini, çocuklarını, sevdiklerini, ülkesini düşünmesi gibi bir boyuta geldi. Bu aslında iyi Beşiktaşlıların ya da Beşiktaş’a önyargısız bakabilen “Bu Beşiktaşlılar nasıl insanlar?” ya da “Bu Beşiktaş nasıl bir kulüp?” diye biraz merak eden insanların da hissedebileceği bir şeydir. Çünkü ben Beşiktaş’ı bizim ülkemize benzetiyorum. Bir sürü şeyiyle, karakteriyle, ruhuyla, akıldışı yanlarıyla, kaderiyle filan böyle bir bağ var. Yalnız kötü ve şikâyet edilebilir bir şey değil bu. Bu hayatın diğer alanlarında memnun olmadığım, kendimi oraya ait hissetmediğim, hatta değersiz olduğunu düşündüğüm bir sürü şeyden kurtulmamı sağlıyor. Beş yıl önce, insani olarak böyle bir eşikteydim, hayat beni bir yere getirip bırakmıştı. O sırada kardeşim, şunlar bunlar, Lucescu’nun kişiliğinde bazı şeylerle yeniden ilgilenmeye, yıllar sonra maça gitmeye başladım. O beni yeniden hayata döndürdü. Hayatla yeniden başka türlü, daha hayat dolu bağlar kurmamı sağladı. O yüzden Beşiktaş’la ilgili günümüz futbolunda insanların beklentileri üzerinden bir ilişkim yok. Beşiktaş ikinci lige düşse, ben bundan herhangi bir şey kaybetmem. Zaten skorları yenmesi, yenilmesi, benim için neredeyse aynı değerde. Hatta yenilgileri ve sorunları bütün bu süreçte onunla daha büyük bağlar kurmama sebep oldu.





Futbol, ki benim için futbol demek Beşiktaş demektir, tek başına aslında çok da özel bir değer taşımıyor. Ancak Beşiktaş söz konusu olursa bir anlamı oluyor. 

Bunu bir film ismi olarak düşünürsek bu bir hayat duygusu demektir. Söyleyebileceğim, indirgeyebileceğim tek kelime “hayat”tır. Zaten hayat kelimesini gündelik kullanımda da çok severim. 

Bir de statta maç izlerken, tribünlere ya da sahaya baktığım zaman elbette oradaki anı, kurguyu, başarı, başarısızlık, sevinç, keder onları yaşıyorum ama bunun dışında da bazen kendime soruyorum‚ “Bu ilgi neden, nereden geliyor?” diye. Bulduğum tek şey, bana verdiği hayat duygusu. O yüzden ben zaten futbolu, hayattan ayırmıyorum. 


Kör Tuğrul’u yani Tuğrul Şener’i çok sevdiğinizi yazınızdan biliyoruz. Zamanında kendinizi özdeşleştirdiğiniz futbolcular var mıydı böyle?

Zaten benim Beşiktaş hikâyemde de biraz o vardır. Biz Isparta’da futbolcu nedir, kimdir bilmezdik. Evimizde o zamanlar televizyon yoktu. Gazetelerin özellikle de Tercüman gazetesi gelirdi, arkası spor sayfası olurdu, oralardan gördüklerimle bir futbol bilgisi oluşmuştu. Daha çocuktuk, ama pek çok Beşiktaşlı’nın takımıyla olan ilişkisinde genel olarak bir hikâye, bir inat, sıradışı bir durum vardır. Fenerliler veya Galatasaraylılar gibi önüne koyulan seçenek şeklinde olmaz o ilişki. Benimki de şöyleydi: Evimizin yanında bir şadırvan kahvesi vardı, onun bahçesinde oynardık, ilkokul öncesi ya da ilkokula başladığım yıllardı. Oynardık ama içeri girmemiz yasaktı. Öyle olunca içeriyi merak ederdim ben, içeriye bakardım sık sık. İçeride büyük bir ayna vardı, yanında da bir futbol takımının posteri asılıydı, her bakışımda siyahbeyaz renkler hemen gözümü alırdı. Siyahbeyaz rengin en büyük özelliği de odur; Dünyanın en büyük tezatlığıdır. Gözümü alırdı, bir türlü o resme şöyle doya doya bakma fırsatı bulamadım. Biriki kere girdim, boyum çok küçük olduğu, resim de yüksekte kaldığı için yine hâkim olamadım. Uzun bir zaman o resmin içindekilerin kimler olduğunu merak ettim. Futbolcuları yakından tanımak için bir olanağımız daha vardı; çikletlerden çıkan resimleri. Kimse bana “Beşiktaşlı ol” demedi, Isparta’da öyle bir gelenek de yoktur zaten. Herkes ya Fenerliydi ya Galatasaraylı. Ben, o resimden o futbolculardan, özellikle de Kör Tuğrul’dan, Kör Tuğrul’un o tipsizliğinden etkilendim. Bazı insanların içinde doğal olarak var bu demek ki: Ben hayatta da güzelleri, yakışıklıları merak etmedim hiç. Bugün filmlerimde de bu var, hep daha karanlık şeyleri merak ettim.


Beşiktaş seyircisi kaba, holigan şu bu denir, tamam öyle yanları da vardır. Bunu önemsediğimi de söyleyeyim ayrıca. Burası Türkiye, yani böyle olmazsanız çöpe de gidersiniz. 
Şunu da görüyorum ki statta, yolda, sokakta, maça giderken, gelirken bir sürü arkadaş filmi izlemiş filan bu insanlarla konuştuğum zaman, ya da onların Beşiktaşlılık hikâyelerini dinlediğim zaman inanılmaz hikâyeleri olan insanlar.
Bunu böyle çok yüceltmek adına falan da söylemiyorum. Mesela Fenerli, Galatasaraylı arkadaşlarım da var onlardan böyle hikâyeler duyduğum çok az oluyor. Onların da var elbette, ama daha çok genel bir pompalamanın, revaçta olan bir siyasi partinin taraftar kazanma biçimi gibi sanki. 

Ama Beşiktaşlılara bakın ya babasına, ya dayısına, ya okulundaki arkadaşlarına isyan etmiştir. Bir gün Beşiktaş çevresini, içindeki kötü durumları, yanları, sorunları iyi bilen arkadaşlarım bana bunu anlatmaya başladılar. Bugün Beşiktaş yönetiminde, ki sadece bugün de değil, benim nefret edebileceğim, sevmeyeceğim bir sürü şey olduğunu çok iyi biliyorum. Onlara şöyle dedim “Bana bunları anlatmayın. Ben kendimi tanıyorum, bunlara kayıtsız kalmam. Benim hayatta sahip olduğum yegâne iyi şey bu. Zedelenmez, ama yine de bana bunları anlatmayın.“ 


Hayatın her alanında bu kadar gerçekçi olmayı seçmiş biri olarak bunu korumaya çalışıyorum. Bugün baktığım zaman inanın Beşiktaş dışında bir sürü şey artık bana ülkede boş gelmeye başladı. Çünkü insan biraz da böyle. İnsanın yüksek bulduğu, değer verdiği, akıldışı bile olsa bir şeyler olmalı. Öbür türlü hayatı yaşarken zorlanmaya başlıyoruz. O yüzden bunu korumak adına, bunu bir yazıya dökerken Beşiktaşlı kimliğini ön plana çıkarmamaya da özellikle dikkat ediyorum. Duygusuyla istediği kadar bilinsin, bir taraftar gibi istediğim kadar algılanayım hatta holigan olarak bile algılanmaya hazırım ama “Beşiktaşlı adam“ diye, hani piyasada bir sürü böyle Beşiktaşlı, ortalıkta Beşiktaş üzerinden prim yapmaya çalışan adam var ya, onlar gibi olmamak için de özen gösteriyorum.





İnanın bu yönetim bu futbola inanıp, basit düşünüp futbolun soyut bir şey olmadığını kavrayabilecek zekâda ve yetenekte olsaydı, Lucescu’yu göndermeselerdi bugün Beşiktaş o çok övündüğümüz, yüzyıllık geleneğindeki Beşiktaş olmaya çok daha yakın, çok daha gurur verici, bugün Beşiktaş içerisinde varolan o kırgınlık duygusunun olmadığı, başka kötücül duyguların bu kadar öne çıkmadığı, bizim adalet duygumuzu yaralayacak hiçbir futbolcunun, olayın olmadığı başka bir takım olma özelliğinde çok daha saygın bir durumda olurdu. Ve buradaki sır kesinlikle Lucescu’nun az önce söylediğimiz gibi bir adam olmasıydı, ama olmadı. Örneğini verelim işte; Tigana geldi, tamam Beşiktaş seyircisi vefakârdır, Tigana’yı da sevdi, sahip çıktı. Tigana zenciydi ama tipik bir Fransızdı. Lucescu’nun o Ronaldo, Zago, Giunti ve İlhan Mansız’la, üçdört futbolcuyla yarattığı şeyi, çok daha büyük olanaklarla yaratamadı. Lucescu ortada zaten. Aldığı riskler, kişiliğini ortaya koyma gücü, bekleneni değil de inandığını söyleyebilme ve öyle davranabilme açısından. Zaten ben üstümüzdeki lanetin Lucescu’ya yaptığımız ihanetle ilgili olduğunu düşünüyorum. Şu anda onun vebalini ödediğimizi düşünüyorum.


Ben iki üç senedir maçları kapalıda seyrediyorum. Bazen maç da kötüyse bırakıp çocukları seyrediyorum. Yüzlerine bakıyorum uzun uzun. Futboldan ötede başka bir şey de var. Tabii ki futbol da var, takım sevgisi var ama o sevginin kaynağına dair benim kafamı karıştıran, kafamda sorular oluşturan bir şeyler var. Bunları anlama arzusu uyandıran bir belgesel yapma ya da işte Çarşı’nın belgeselini yapma her zaman bende varolan bir şeydir. Ama “Çarşı desibel rekoru kırmış, Çarşı şöyle bir sosyal konuya el atmış,“ değil ben zaten böyle bir şeyi beceremem de. Yusuf Tunaoğlu belgeseli de yapmak var kafamda. Ama ben Yusuf Tunaoğlu’nu sadece futbol kriteri olarak alsam, daha iyi bildiğim Sergen’i yaparım. Bir Anadolu takımında maçtan sonra, tüm yöneticileri öbür takıma küfrederken, haksızlığa uğradığını söylerken “Hayır bunu biz yaptık, bahane bulmak hiç dürüstçe değil“ diyen futbolcunun belgeselini yaparım. Çünkü beni insan duygusu olarak yakalayan değerli bir şey var orada, anlaşılması gereken. Beşiktaş Şampiyonlar Ligi şampiyonu olsun ben bunun belgeselini yapmam ama 2.Lige düşerse onun belgeselini yapabilirim. Beşiktaş’ın küme düşme, düşmeme maçı olan o Zonguldakspor maçına 67 bin seyircinin gelmesini, ne bileyim 12 Eylül döneminde şampiyon olduğumuz yılki o sokağa çıkma yasağına rağmen Trabzonspor maçından sonraki kutlamaları. Fakat bir hayat duygusu bulamayınca bırakın belgeseli, filmi, fotoğrafını bile çekmem o şeyin.



Ben yıllardır İnönü Stadı’nda hiçbir adaletsizlik duygusu görmedim. Beşiktaş seyircisinde garip bir vicdan var. Herkes korkuyla gelir oraya. Maçtan önce ortalık karıştırılır şu olacak, bu olacak diye. Tottenham’a da, Anadolu takımına da tezahürat yapılır. Bunlar tabii hep gözardı ediliyor. Ben bu yüzden mesela Çarşı’yı sevmişimdir. Hep onlardan beklenenin aksine hiçbir takıma orada kötü, adil olmayan bir davranış yapılmamıştır. Benim vicdanımda bunların hiçbirinde bir adaletsizlik yoktur



Mesela “Şerefinizle oynayın, hakkınızla kazanın“ pankartından sonra dikkat edin Burak o kadar gelecek vaat eden bir futbolcu olmasına rağmen o günden sonra bir daha iflah olmadı. Bir yıldır o çocuk neredeyse kayıp. Beşiktaş seyircisi bunu bile yaptı. Haksız yere attığınız bir gol oluyor hakem iptal ediyor biriki ıslık falan onun dışında aramızdaki konuşmalar aynen şudur: “Ya iyi ki iptal edildi, yoksa biz bunu nasıl kabul edecektik?“ Ben böyle bir vicdanı, genel olarak söylüyorum başka takımlarda göremiyorum.




Bugün tribünde olan insanlar yarın gidecekler, yarın kombine fiyatları arttığı için gelemeyecekler, yarın bir takım acayip yaptırımlar başladığı için gelemeyecekler. Oraya başkaları gelecek, başka bir Beşiktaş seyircisi yaratılacak. O işte bize dayatılan bu temaşadır, şovdur laflarıyla bugüne kadar bizim varolmamıza, ayakta durmamıza katkıda bulunan birçok yüksek değer gibi, mesela arkadaşlık gibi, yoldaşlık gibi, komşuluk gibi, hemşehrilik gibi bir sürü olgu nasıl hayatımızdan çıktıysa ve biz bunun eksikliğini hissetmiyorsak ama sonuçlarını çok sert yaşamak zorunda kalıyorsak futbol da hayatımızdan bu şekilde çıkacak ve bu hayat biraz daha kötüleşecek.

Artık Beşiktaş’ta bile gencecik çocukların sponsorluk tartışmaları yaptığını görüyorum. Beşiktaş’ın kapalısında bile çocukların “Bizim ahlakımız, bizim gösterdiğimiz tepkiler hatırlanmayacak, sadece skorlar hatırlanacak, tarihe bu geçecek“ dediklerini duymaya başladım. Biz “Gerekirse 2.Lig’de oynayabilmeliyiz“ deme gücünü, sırf hamaset olsun diye değil, gerçekten inanarak söyleyebilirsek, işte o endüstriyel futbolun,futbolu hayatımızdan böylesi bir biçimde çekip çıkarmasını, bizi fark edemeyeceğimiz bir eksiklikle başbaşa bırakmasını ancak böyle engelleriz.



Ama allahtan Beşiktaş’a olan bağım başarıya bağlı değil. Bunu her zaman söylüyorum, ben en çok Beşiktaş yenildiği zaman Beşiktaşlı olduğumu hissediyorum. Bu en başında da böyleydi hâlâ da böyle.

4 yorum:

oneblood dedi ki...

iki üç tane de video serpiştireydin araya.. ellerine sağlık

sonbarikat_06 dedi ki...

Beşiktaş bu zor ve kıyıcı ülkede hayata tutunma, onu anlamlandırma sanatıdır. Zeki Demirkubuz

Ege Sezen dedi ki...

Güzel bir derleme. Teşekkürler.

pokaontaz dedi ki...

Dibine kadar fanatizm ve ve bağımlı kişilik özelliklerinde son nokta... aşk gibi birşey...