6 Mayıs 2009 Çarşamba

Bitiş.


Mevcut, berbat ruh halimden hala sıyrılabilmiş değilim, kısa zamanda da sıyrılabileceğimi sanmıyorum. Ciddi bir uyku problemi yaşadığım gibi yanında bolca sinir ve agresif tavırlar mevcut. Nete hiç girmedim gibi bir şey, hep kısa süreler.


Çok güzel başlayan İstanbul, tarif etmekte zorlandığım şekilde kötü bitti. Cuma ve cumartesi birbirinden güzel iki gün geçirdim. Hele ki cumartesi akşamı. Uzun zamandır göremediğim dostlarım, abilerim ile harika bir gece. Bol muhabbet, bol tebessüm, bol rakı, bol Beşiktaş vardı. Kemandan Beşiktaş nameleri yükselirken, yüzlerimiz gülüyordu, kimse dile getirmiyordu; ancak herkesin aklında ertesi güne dair hayaller mevcuttu. Hepimiz biliyorduk birbirimizi.


Ertesi gün semt…Kazandibi, çarşının içi, Kanbur’un Bahçesi, Şairler Parkı..Mutlu, binlerce insan sokaklarda. Herkes kendine has şekilde bekliyor maçı. Kimi rakısına gömülmüş, kimi ayakta, elinde birası arkadaşına hararetle bir şeyler anlatıyor, kimi tutmuş çocuğunun elinden O’na ne güzel bir gece olacağını fısıldıyor, kimi sessiz, kimi endişeli..Sonra Sivasspor ikinci golü yiyor. O ara çarşı sanki yıkılıyor. Birbirilerini tanımayan insanlar, sarılıyorlar özlemle. Besteler birbiri ardına patlıyor. Parka çıkıyorum tekrar, orada da manzara aynı. Umutlar zirve, hayaller en afilisinden.


Uzanıyoruz dünyanın en güzel mabedine. Sonrası hüsran, sonrası yok. Maça dair teknik analiz, şu iyi şu kötüydü, sahaya çıkan kadro vs vs hepsini unutmak istiyorum. Hiç hatırlamayım. Maça dair yazılan hiçbir teknik analiz yazısını okumadım. Unutmaya dair ciddi bir takıntım oluştu. Birçoklarının sandığı gibi mağlubiyete, bu mağlubiyetin Fenerbahçe’den gelmesine, şampiyonluğun olası ya da sapına kadar kaçışına değil üzüntüm. Zerre değil hem de. Ne ilk defa yenildik Fenerbahçe’ye, ne de ilk defa aldığımız bir sonuç sonrası uzaklaşıyoruz hayallerimizden, arzumuzdan. Üzüntüm çok başka, üzüntüm sahada Beşiktaş’ın olmayışına. Hayatım boyunca bir maç sonrası bu kadar kırıldığımı hatırlamıyorum. Evet, ben çok kırgınım. Bizlerin hep ısrarla söylediği bir şey var. Kazanmasanız da olur, o teri, azmi, isteği görelim, bize bu yeter. Klişe gibi gelir kimisine, ancak hakikat budur. Ben sahada Kara Kartal ismine layık olan kişiler görmek isterim. Tribünde sancı ile kıvranırken o da kıvransın. Çünkü biz buna defalarca şahit olduk. Bizim gibi hissedenlerin, o çimlerin üstünde olduğuna defalarca şahit olduk. İşte bu endüstriyel futbol kisvesi ile gelmeyin bana. Beşiktaş’ı buna yem etmeyin, kurban olurum etmeyin. Zira benim bedenim, kalbim bunu kaldıramıyor. Sahadaki tek azimli ve deliren adamın, takıma birkaç ay önce gelen bir yabancı oyuncu olması benim tüm gururumu zedeliyor. Çünkü ben maç sonunda, sonuç ne olursa olsun haykırarak Beşiktaşım’ı tribünlere çağırmak istiyorum. O formayı giymeyi hak etmeyenleri görmek, o formanın içindeki haksız bedenleri görmek beni delirtiyor. Evet, ben bir Beşiktaş hastasıyım. Sağlıklı bir tavır sergilemediğimin farkındayım. Bunun önüne geçemediğim gibi, geçmek için her hangi bir girişimim de yok.


Maç sonu stattan, Kazandibi’ne kadar geçen yolu ömrüm boyunca unutmayacağım. Hayatımda bu kadar sessiz bir maç çıkışı yaşamadım. Binlerce sessiz insan. Kimi duvar diplerine çökmüş, ellerinin arasında başı. Kimi yavaş adımlarla yürüyor, ağlayanı, sızlayanı. Benim o an aklımda olan bir an önce eve dönmek. Çünkü insanları öyle görmeye dayanamıyorum. Yanımda Stalker yürüyor, biri çıksa ve bizi dövse, sağlam bir dayak atsa diyor. Öyle sızsak…Benden yaşça ufak bir kardeşim, keşke 10 yıllık evli olsam ve karım beni aldatmış olsa da bunu yaşamış olmasam diyor. Bu cümlelerin hiçbiri sağlıklı ifadeler değil, söyleyen de farkında, duyan da. Ama o an hissedilen ve tercih edilen bunlar.


Kazandibi’nde daha derin bir sessizlik ve ben güle oynayan bir vedalaşma hayal ederken, sessizce ayrılıyorum. Sabaha karşı beş buçukta alandayım. Benim gibi İstanbul dışından gelenler ile sözleşmiş gibi o erken saatte buluşuyoruz. Hiçbirimiz birbirinin gözünün içine bakamıyor, sanki suçlu biz. Her birimiz mahcup bir tavırla yere bakıyor. Çöküyoruz bir yere, şehirden ayrılmama kısa bir süre var. Yandaki dükkanlardan birinde radyodan ses yükseliyor. Edip Akbayram / Aldırma Gönül…Kulaklarımı kapadım.


Hafızamda mutsuz insan porteleri var şimdi. Ve her biri bir Beşiktaşlı’ya ait.

Ve gerçek olan tek bir şey var. Bu sevdadan vazgeçersem, bir gün bile bu heyecanım dinerse, belamı sen ver Beşiktaş. Yaşattığın hüzün ve acı ne kadar insan olduğumun farkına vardırıyor. Beni ne hale koydun, bak gör.

4 yorum:

Lele dedi ki...

Ben ancak bugün kendime gelebildim, dünyevi işlere yöneldim. Herkes gibi sahaya yönelik bir kırgınlık bizimkisi, o üzüntü ve sinir anında Demirören bile zihnimden geçmiyorsa çok sonlardayız sanki...

Ömer dedi ki...

Once kizginlik, ardindan bir sure sessizlik. Yapilan hic bir seyden zevk alamama, o gunu unutmaya calismak ama unutamamak. Israrla tekrar tekrar hatirlamak. Ardindan tezahurat arsivini elden gecirmek. Sampiyonluk sozcuklerinden uzak durmak ama bu askin mezara kadar bitmeyecegini bir kez daha kendine kanitlamak. Bitmesin dertler, sen sampiyon olmasan da, bazen sevinc paso keder vs vs. Ve birkac saat sonra kalpten ve agizdan dokulen cumleler; Senin bana yasattigin aci'nin bile muptelasiyim Besiktas!

Benim icin ozeti budur kritik yenilgilerin, farkli yenilgilerin vs.

taksim dedi ki...

"kaderin böyle...yol belli.eğ başını usul usul yürü şimdi..."
Ama bana ayaklarımı geri versinler zeki abi sadece, hayattan vazgeçtim kabul ediyorum.

carlito dedi ki...

Sahada ki adam bilse ki mücadele etmezse taraftar ona sırt çevirecek o da ona göre oynar ama kılını kıpırdatmayan adam biliyor ki bi maç sonra I love you tezahüratları ile karşılaşacak, bunun rahatlığıdır onları gamsız yapan.

Maç sonrası herkes aynı şeyleri yaşamıştır büyük ihtimal, oysa ki maçtan sonra tramvayda motorlarda otobüslerde makara yaparak eve gitmek vardı...