26 Aralık 2011 Pazartesi
Beşiktaşım Benim... #10 (30 Ekim 2008 - Şairler Parkı)
30 Ekim 2008
Antalyaspor ile Şeref Bey'de karşılaşacağımız kupa maçının öncesi Şairler Parkı'nda yazılama.
Beşiktaş Belediyesi sildikçe, biz tekrar tekrar yazarız aşkımızı duvarlara.
22 Aralık 2011 Perşembe
Beşiktaş'ın Çakma Evlatları
Öncelikle bu ek klasörlerden ayrı ne düşündüğümüzü söyleyelim. Söyleyelim ki yargısız infaz yapıyormuş gibi görünmeyelim. Asbaşkanımız ve hocamız içeri alındığında nasıl böyle bir şey olur şaşkınlığını attıktan sonra, acaba böyle bir şey yaptılar mı gerçekten sorusuyla baş başa kaldık. Çünkü izlediğimiz maç her zaman ki korku dolu İbb maçlarından biriydi. Rakibimiz, 1-0 mağlubiyeti 1-2 olarak kendi lehine çevirmiş, maçın sonlarına doğru biz anca beraberlik golünü bulmuş, uzatmalar sonrasında penaltılar ile kupaya uzanmıştık. Eğer bu maçta şike yaptıysak, bizimkiler en beceriksiz şike operasyonunda yer aldıkları için tarihe geçmeliydiler.
Sonrasında iddiaları yayınladı basın, ardından da gerçek iddianameyi gördük. Bu noktadan sonra benim için, şike yaptılar-yapmadılar ikileminden çıktı olay. Ben, hayatım boyunca söz konusu Beşiktaş ise çok özenli oldum. Kısaca Beşiktaş özetim budur benim. Aynı şekilde Beşiktaş başkanının, yöneticisinin, hocasının, oyuncusunun ve hatta taraftarının değer ya da değersizliğini bununla ölçtüm. Özel hayatlarında ne yaptıkları, kimlerle görüştükleri ilgilendirmez beni. En fazla yanlarında gördüğüm kişi ya da kişiler için olumlu, olumsuz yorum yaparım. Ama yargılayamam bununla. Fakat, söz konusu Beşiktaş ise, Beşiktaş menfaatleri ilk sırada ise orada her türlü eleştiri hakkına sahibim. Ve Adalı ile Havutçu, söz konusu Beşiktaş iken özensiz davranmışlardır. O özensizlikleri Beşiktaş'ın isminin bu davada yer almasına sebep vermiştir. Durum, oyuna geldiler, hata ettiler gibi üstü örtülecek, sineye çekilecek boyutlarda değildir.
Serdal Adalı, yaşını, başını almış, yaptığı iş ile de türlü tecrübelere sahip bir iş adamı. Tayfur Havutçu, genç yaşlardan itibaren bulunduğu Türk futbol arenasını yakından tanıyan biri. Bu isimlerin oyuna geldiğini söylemek, kafayı kuma gömmek ile eş değer.
Konuştukları, samimiyet kurdukları insanlara dikkat etmedikleri için, Beşiktaş ismini bu denli hafife aldıkları için kısacası yukarıda da söylediğim gibi özensiz oldukları için Beşiktaş ile profesyonel anlamda bir ilişkileri olsun istemiyorum. Hayatlarının geri kalanına Beşiktaş taraftarı olarak devam etsinler. İşte ben böyle düşünürken, Tayfur Havutçu, alelacele bir şekilde göreve daha yetkili bir sıfatla getirilmişken, ek klasörler yayınlandı.
Havutçu ve Turanlı'nın arasında geçen dialogların tamamını utanarak ve sinirlenerek okudum. Benim için en can alıcı noktalar:











Dialoglar, bununla sınırlı değil. Benim için mühim başlıklar bunlar. Tayfur Havutçu'nun ne kadar özensiz, ne kadar vasıfsız, ne kadar küçük işlerin adamı olduğunun kanıtı. Kendi oyuncusuna hakaret eden, arkasından konuşan, oyuncuları hakkında başkalarının konuşmasına göz yuman, kişisel ilişki ve çıkarları ön planda olan bir adam. Çok merak ediyorum, Ersan ve İsmail'in yüzüne nasıl bakacak? Bu 2 genç oyuncumuz, biz bu şartlar altında Tayfur Havutçu ile çalışmak istemiyoruz derlerse ne olacak?
Carvalhal, Guti'yi kadro dışı bırakınca yer yerinden oynamıştı. Üstelik Carvalhal bunu öyle açık şekilde yapmıştı ki. Geçerli sebepleri vardı ve o sebepler karşılığında Guti'yi kadro dışı bırakıyordu. Peki Havutçu? Hakaret ediyor, oynamadığını ileri sürüyor ama oynatmamaya da korkuyor. Galatasaray maçında oyundan alındığı için sinirlenen Guti, Havutçu'nun elini sıkmadan direk soyunma odasına gitmişti. Havutçu, bir sonraki maçta Guti'yi oyundan almaya çekinmişti. Oyuncusunun isminden çekinen, bu isim altında ezilen adam, telefon görüşmelerinde oyuncusunun dedikodusunu yapıyor.
Takımının genç iki ismi hakkında yakışıksız sözler sarfediyor. Bu hocadan özkaynak çocukları hayali kuracağız bir de. Kendisinin bile inanmadığı çocuklar.
Bize menajerlerle 7/24 mesai yapan hoca değil, oyuncularını evladı gibi gören, onları her şeyleri ile sahiplenen insanlar lazım. Yanlışlarında onları doğruya sürükleyecek bir isim. Telefon görüşmelerinde dedikodusunu yapacak değil.
Velhasıl, Tayfur Havutçu şu kayıtlar sonrası kendisine bu mevkinin 10 kat büyük geldiğini kanıtlamıştır. Ne yazık ki bunun cezasını kesecek ne bir yönetim, ne de muhalefet var.
Ve hala dillerde Beşiktaş'ın çocuğu... Beşiktaş'ın rol kesen, gerçek olmayan evlatları.
19 Aralık 2011 Pazartesi
19 Aralık 1982 / Bir Efsanenin Doğuşu

1982 senesinde 1 yaşındaydım henüz. Ve haliyle Metin Tekin gerçeği ile tanışmamıştım. Sonrasında ise çocukluğumun baş kahramanı olacaktı. Efsane tanımını yaparken kullandığı sözlerdeki gibi bir ilişkimiz olacaktı: "Biz, nasıl Baba Hakkı'yı merak edip, araştırıp, neredeyse ellerimizle dokunduysak, yıllar sonra bir çocuğun bizi aklına düşürüp, araştırmasıdır."
Bu eylem için yıllar geçmesi gerekmedi. Onu sahada Beşiktaş forması ile ilk gördüğüm vakit aklıma düşmüştü Metin Tekin. Sonrasında da hiç yeri değişmedi. O yaşlarda zihinlerimize ve yüreğimize yerleşen Beşiktaşlılık'taki payı kuşkusuz çok büyüktü. Sadece sahada elde etttikleri başarı değil, insani yönleri de bizi hayran bırakıyordu. Metin ve arkadaşlarını çok seviyorduk. O yüzdendir ki, bizim kuşak kolay kolay kimselere veremedi "efsane" sıfatını onlardan sonra.
Çocukluk anılarımda, gençlik anılarımda ve hali hazırda hala Metin var. Zeki abinin kardeşi, "Feyyaz, napıyordur şimdi?" diye sorarken, benim sorum hep "Metin, napıyordur şimdi?" oldu.Ve ilerleyen zaman içerisinde Beşiktaş'la ilgili yaşanacak güzel anların içinde yine Metin olsun istiyorum. Bu kulübün bir yerlerinde varlığını hissetmek, "nasıl olsa Metin var" duygusunu tekrar yaşamak istiyorum.
Aynı çocukken hissettiğim gibi. Metin, hep olsun. Ona bir şey olmasın.
17 Aralık 2011 Cumartesi
Utanıyoruz

15 Aralık 2011 Perşembe
14 Aralık 2011 Çarşamba
Unuttuk Seni Mühendis Oktay

14 Aralık 1991 akşamı Galatasaray – Beşiktaş maçının ardından, boynunda Siyah-Beyaz atkı var diye kalabalık bir Galatasaray grubunun saldırısına uğramıştı Mühendis Oktay Akdemir. Hastaneye kaldırılmasına rağmen, kafasına aldığı ağır darbeler sonucu yaşamını yitirmişti. Öldüğünde 30 yaşındaydı.
Oktay abi bugün hayatta olsaydı, 50 yaşında olacaktı. Belki de oğluyla, kızıyla gelecekti bu akşam ki maça. Belki de oğlu “Hadi baba, sen de Kapalı’ya gel bu akşam” diyecekti. “Yok evlat, biz eskiler deniz tarafında oluruz yine” diye yanıtlayacaktı Oktay abi. Hiçbir zaman yaşanmayacak dialogların hayalini kurmak kaldı bize. Bir de çıkarmadığımız dersler.
Oktay abinin katilleri, o dönem komik cezalar aldılar. Bir insan hayatını sonlandırmanın sıradan bir şey olduğunu gösterircesine. Aynı kişiler ellerini, kollarını sağlayarak devam etti hayatlarına. Hem de büyük kalabalıklardan hak etmedikleri saygıyı görerek, kendilerine lider denilerek. Gerçi bu ülkenin kimyasında var suçu örtbas etmek, suçluyu el üstünde taşımak.
Bütün bunların yanında bir de kendi özeleştirimizi yapalım. Geride bıraktığımız Pazar günü Oktay abinin anması vardı. Sadece 10-12 kişinin katıldığı. Kimseye akıl, icazet verecek değiliz. Lakin iç ses de susmuyor. Biz, bu kadar vefasız değildik. Bu kadar unutkan da değildik. Sadece Galatasaray maçları öncesi Oktay abiyi hatırlayacak kadar popülist de değildik. Ne oldu da allak bullak ettik her şeyi? Ne oldu da “atkın, emanetimdir” dediğimizi unutur olduk? Ne ara bu kadar değiştik?
Herkes, kendi vicdanına gönül rahatlığı ile verebiliyorsa hesabını zaten susmak düşer bize de.
Ruhun şad olsun Oktay abi. Bağışla bizi.
12 Aralık 2011 Pazartesi
Yalancı Mücadele

Yine bir İBB maçı. Yine puan kaybı. Maça dair olan, biten, olumlu-olumsuz yanlar, oynanan futbol ile ilgili tespitler şu an umrumda değil.
Bir taraftar olarak sahada elde edilen skordan ziyade, saha içerisinde olan, bitenle daha çok ilgileniyorum. Sonuç, en son ilgilendiğim kısım oluyor. Necip'in bugün gol olmayan pasından ne kadar keyif aldıysam, Sivok'un can siparane şekilde - üstelik rakibine faul yapmadan- uzanıp, uzaklaştırdığı top da aynı keyfi veriyor. Yine Sivok'un yanlışlıkla Egemen'in yüzüne gelen tekmesi sonrası, suratında oluşan "kahretsin" ifadesini seviyorum. Pektemek'in Gençler deplasmanında gol attıktan sonra sevinmeyerek, eski takımına olan saygısını göstermesini saygıyla karşılıyorum. Aynı Gençler'in 0-2'den durumu 4-2'ye getirdiklerinde sevinçlerini olgunluk düzeyinde yaşamalarını takdir ediyorum. Ligin yeni ekibi olan Orduspor'un, bizle oynadıkları müsabakada ilk dakikadan itibaren kimliklerinin dışına çıkmamalarını alkışlıyorum. Üstelik mağlup duruma düşüp, ardından beraberliği yakaladıkları halde taviz vermediler bu durumdan. Bunların hepsi birer kimlik, kendini ifade şekli bir nevi.
Bir de işin İBB kısmı var. Dillendirdiğimiz zaman, "adamlar, sürekli sizden puan aldığı için böyle diyorsunuz" diye eleştiriliyoruz. Bunu da bir yere kadar kabul edebilirim. Lakin bir çırpıda yukarıdaki örnekleri vermişken ve daha buna benzer yüzlerce örnek verebilecekken, böyle bir eleştiri büyük haksızlık. Aynı oranda samimiyetsizlik. Vaktiyle Kocaelispor süper ligde iken, belalımız olduğu dönemler olmuştu. İçeride, dışarıda çok yakmıştı canımızı. Ama hiç hatırlamam İBB ile aynı kefeye koyup, söylendiğimizi. Hakkını vermişizdir. "Ulan yine canımıza okudular, vay arkadaş" diye söylenmişizdir. Aynı şekilde Gençlerbirliği ve Bursaspor'un ters geldiği seneler olmuştur. Yine hatırlamam bu derece sızlandığımızı.
İBB, hakikaten içeride, dışarıda oynarken zorlandığımız bir ekip. Hep mücadele dendi, emek dendi, istikrar dendi. Bugünden sonra bir daha bu ifadelerle İBB tanımı yapan olursa, değil tartışmak, dinlememek benim için en yararlısı olacaktır. Bir takım, henüz ilk yarıda kale vuruşlarını gecikmeli kullanıyorsa, sıradan fauller sonrası ayağa kalkmıyorsa, oyunu soğutmak için her türlü şeyi deniyorsa, bunun adı mücadele ve mücadele sonrası puan kazanmak değildir. Ahlaksız iş anlayışıdır. "Adamlar, Beşiktaş karşısında 1 puana razı şekilde oynuyor, buna göre oynuyor" demek de işin kolayına kaçmak. İBB oyuncuları, sahada mücadele edip, bunun sonucunda kazanmaktansa, oyunu soğutup ve çirkinleştirip, bunun avantajlarını elde etmeyi tercih ediyor.
Abullah Avcı, İBB'nin başında bulunduğu süre içerisinde kendi kimliğini doğal olarak takımına aşıladı. Mevcut tavırları yüzünden Şeref Bey'de hep tepki gördüler. Durumu "sindirememek" olarak değerlendirdiler. Lakin Şeref Bey'de hakkıyla bizi yenen takımları alkışlayarak uğurladığımızı görmezden geldiler. Aynı Avcı, kupa finali sonrası havaalanında taraftarlarla çıkan kavga sonrasında "burada kaybetmedik" diyebilecek kadar ahlaksız bir söylemde bulunmakta çekinmemişti. Onun bu söyleminin sahada yer alan şeklini de İBB'nin mevcut oyun anlayışı olarak değerlendiriyorum ben. O yüzden bugün kaybedilen 2 puandan ziyade, böyle bir takıma karşı 2 puan kaybetmek canımı sıkıyor. Rakibine saygı duymayan, ikili dialogların tamamında elleri, kolları çalışan, çimin kokusuna bayılan bir ekibe 2 puan vermek, onların karşımıza "rakip" sıfatıyla çıkmaları, istikrar, mücadele diye övgü almaları ve hak etmeyene karşı puan kaybetmek bu işin adaletsizliği.
Şeref Bey'de alkışlarla uğurlayacağımız, hakkını vereceğimiz rakiplerin daha çok olması dileğiyle.
Not: Fotoğraftaki Ernst'in yüz ifadesi, benim tam da bu konuyla ilgili öeehh tepkime uygun.7 Aralık 2011 Çarşamba
5 Aralık 2011 Pazartesi
Socrates
Socrates
