28 Mayıs 2012 Pazartesi

Efes Pilsen'i Neden İstemiyoruz?


 Her sene dönem dönem Beşiktaş ile Efes Pilsen'in birleşeceği yönünde haberler çıkar. Gündemi bir süre meşgul eder. Sonra yalanlama gelir, vs., vs. Bu, kısır döngü halinde ilerler. Taraftarın bir kısmı duruma olumlu bakarken, bir kısmı (ciddi bir kısmı) şiddetle karşı çıkar. Erkek basketbol play off serisi devam ederken, yine böyle bir dedikodu cereyan etti. Tesadüf o ki şimdi final serisinde Efes Pilsen ile şampiyonluk mücadelesi vereceğiz. Şimdi tam da sırası neden Efes Pilsen'i istemediğimize dair dile getirmenin.

 Arkadaşımız Cihan Güngör'den rica ettik, konuyla ilgili bir yazı yazması için. O da sağolsun bizleri kırmayarak, hem konu hakkında eskiye dair bilgiler verdi. Hem de kendi arşivinden görseller paylaştı. Buradan da teşekkürlerimizi sunmayı bir borç biliriz.

"Ülkemizde basketbol yıllar yılı iki zıt kutubun birbirini çekmesiyle ilerledi: Müessese takımları  & Kulüp takımları.

Müessese takımları, ligi ve federasyonu "yatırım yapıyoruz, karşılığını da bekliyoruz" mantığıyla yönettiler. Maç saatinden yayıncı kuruluşun yorumcusuna, federasyon seçimlerinden gözlemci atamalarına kadar ipler onların elindeydi. Çünkü daha çocukken öğretilen iğrenç yasa burda da geçerliydi; parayı verip düdüğü çalıyorlardı. Müessese yöneticileri, paraya aç spor kulüplerinin elindeki iyi oyuncuları alıp "başarı" kazanıyorlardı, yani yatırımlarının karşılığını alıyorlardı. Şirketler arasında oynanan şampiyonluk maçlarının bedava + ücretsiz ulaşım olanaklarına rağmen, 150 – 200 kişiye oynandığı yılların birikimi değil midir halen basketbol maçlarında "goolll" diye bağırılması?

Şirketler varoluş nedenleri gereği para kazanma hırsı taşıyacaklardır; işte tam da bu hırsları nedeniyle spora bulaşmamalıdırlar. Yıllarca kupalara ambargo koyan Eczacıbaşı'nın 92-93 sezonunda ligden çekilme hikayesi hafızalarımızda yerini koruyor. Önce yılların şampiyon kadrosunu çeşitli bahanelerle dağıtarak takımın son sıralarda olmasını sağladılar; sonra da "aldığımız ilke kararı" diyerek şubeyi kapattılar. Çünkü artık farklı müesseseler de reklamın en karlı yolunun, insanların sempatisini kazanmanın en kolay yolunun spordan geçtiğini anlamışlardı. Eczacıbaşı rakip istemediği için basketboldan çekilip, voleybola ambargo koydu. Çünkü her müessesede olduğu gibi Eczacıbaşı'nda da "spor" makyajı altında para kazanma hırsı yatıyordu. Hiçbir zaman "sporun ve sporcunun dostu" olmadılar.

Türkiye'de gelmiş geçmiş en iyi basketbol takımını Tofaş kurmuştu. Lig ve kupa şampiyonluğunun yanı sıra Koraç Kupası'nda finale çıkmışlardı. Ancak çoğu müessese takımının kullandığı "Avrupa zaferlerinin ülke sporuna katkısı" balonunu da kendileri söndürmüş oldular: Şampiyonluktan sonra ligden çekilme kararı aldılar. Tofaş ilk değildi; Nasaş, Paşabahçe ve diğerleri... Bahaneler farklıydı ama sonuç aynıydı. Artık daha fazla kar edemeyeceklerini anladıkları noktada "içlerindeki spor sevgisi" bir anda yok oluyordu.

Geçmiş yıllarda da var olan, ancak yasanın kapsamının genişletilmesiyle birlikte müesseseler daha karlı bir yöntemi, sponsorluğu tercih etmeye başladılar. Artık idareci bulup, takım kurup, "Türk sporunu destekliyoruz" yalanıyla zahmetli işlere kalkışmak yerine, parayı bastırıp kulüplerin adlarını kiralamaya başladılar. "Bütün dünyada sponsorlar var, Barcelona da bile", "İyi oyuncular getirmek için başka çaremiz yok" bahaneleri, olası taraftar tepkilerini engellemeye yönelik çokça kullanılır oldu. Maalesef taraftar da popülerlik rüzgarına kapılarak, dünyada en çok değer verdiği takımının adının pazara çıkartılıp kiralanmasına göz yumdu. Forma renklerinin değişmesinin konuşulduğu ortamlarda "armanın peşindeyiz" bahanesiyle taraftarı yönlendirmeye çalışanlara sorulan "2 milyon fazla verilip armanın değişmeyeceğinin garantisini kim verebilir?" sorusu yanıtsız kaldı. En son "3 hece 8 harf sadece Beşiktaş" diye ne zaman bağırıldı hatırlayan var mı?

*

Türkiye basketbol tarihinde ne idüğü belirsiz, yapısal durumu halen muamma olan birleşme ise Fenerbahçe Ülker adındaki takım oldu. Zaman zaman gündeme sokulup rafa kaldırılan Beşiktaş & Efes birleşmesi de tekrar konuşulmaya başlandı.

Beşiktaş'ta ne zaman seçim olsa Tuncay Özilhan'ın adı hep ortaya atılır; bir dahaki seçim gündemine kadar da adı sanı duyulmaz. Başkanlığını, daha doğrusu patronluğunu yaptığı Efes'in Beşiktaş'a yakın olmasını, amiyane tabirle torpil geçmesini kesinlikle beklemiyoruz. Ancak kulübünün Beşiktaş'a olan düşmanlığının da anlaşılabilir bir tarafı olmadığını düşünüyoruz.

Hafızasını biraz zorlayanlar, yıllardır Efes – Beşiktaş maçlarında olan biteni gayet iyi hatırlar. Son dönemin maçları daha net hatırlandığı için biz biraz daha geriye gidelim istedik:



 98-99 sezonunda Ayhan Şahenk'ten bir kare. Beşiktaş, 'anlı şanlı' Efes önünde maçın bitimine 2 dk. kala 8 sayı öndedir ve maçın seyri birden değişir. Önce dönemin Efes idarecisi Pano Natof'un  tribünden gayretleriyle, Beşiktaş benchine teknik faul çalınır. Buna itiraz eden Woolridge'e de teknik faul çalınarak (5. faulü) oyun dışında bırakılır. Duruma isyan eden taraftar sahaya inince de maç dakikalarca durur, art arda teknik faullerin sonucu Efes maçı kazanıp normal sezonu lider bitirmeyi garantiler. Son bir not daha: Bu maç da tıpkı 2011-12 final serisinde olduğu gibi hafta içinde oynatılmıştı. 



Bu foto ise Ahmet Fetgeri'den, 97 yılına ait. Foto altı yazı aslında her şeyi özetlemiş. Futbolda Çakar, Beyaz vb. Beşiktaşlı'ya ne ifade ediyorsa basketbolda da Öget, Söylemezoğlu, Ankaralı isimleri onu ifade ediyor. Ahmet Kandemir, dayanamayıp isyan edince kendini saha dışında buluyor ve Efes maçı çok da zorlanmadan kazanıyor.

 Federasyon alttan hakem yetişmesinin önünü tıkıyor, az sayıdaki birinci lig hakemi "Türkiye'nin en iyileri" olarak lanse ediliyor ve Efes ülke sporuna hizmet verirken önünde engel bırakılmıyor.

Son olarak Efes'in Beşiktaş'ı 83-41 yendiği maça dair şunu hatırlatmak istiyoruz. Hiçbir önemi olmayan maçta, farkın olabildiğince fazla olması için son dakikalarda üst üste mola alıp maçı çığrından çıkaran Aydın Örs'ü, boş üçlüğü kaçırıp maçın farkının biraz daha fazla olmasını 'engelleyen' Hidayet'e aptal diye bağıran Efesli yöneticileri ve takımın bu hırsını ayakta alkışlayarak kutlayan Tuncay Özilhan'ı unutmadık.

*

2011-12 sezonun finalinde rakibimiz Efes. Her Beşiktaş maçında yaptıkları gibi yine federasyonla kafa kafaya verip maç programını kendilerine göre ayarladılar. Tatil gününe denk gelen sadece 1 maç var; hafta içi maç saatleri 19:00; daha ilk maçtan seyirci kotası koydular ve sadece 4000 Beşiktaşlının maça gitmesine izin verecekler. Biletix'in sitesinden Efes tribününe bilet satılmayacak ve böylelikle daha fazla Beşiktaşlı'nın maça girmesini engellemiş olacaklar. Efes'in karakterini yıllardır iyi bildiğimiz için tüm bu olanlara şaşırmıyoruz. Bu uygulamaların hiçbirisini ne Galatasaray'a, ne Fenerbahçe'ye, ne de başka bir kulübe yapmamalarını, onların ahlakını ve içlerindeki spor  sevgisini ispatladıkları için biraz da sevinerek karşılıyoruz.

Artık Efes'in ve Tuncay Özilhan'ın adı asla Beşiktaş'la anılmasın. Diğerlerinin gittiği Kasımpaşa'ya kadar yolları var."


3 yorum:

Prometheus Desmotes dedi ki...

3 hece 8 sekiz harf beşiktaş mı, milangaz mı?

t2 dedi ki...

Ben 6-7 yaşımdan beri maçlara gidiyorum. Geceden gidip sabahladığım, saatlerce gidip sırada perişan olduğum maçlar hatırlarım. Hepsine girdim, bir tanesi hariç; 2004-2005 Efes Pilsen - Beşiktaş, Abdi İpekçi!!!

Türkiye Basketbolunun en önemli serisinin en önemli final müsabakasını Beşiktaş seyircisine izletmemek için 450-500 kişilik bilet çıkartmışlardı ve o gün salonda 1000 kişi vardı. Finalde... 1000 Kişi!!!!!!!!!!!!!

Unknown dedi ki...

Altına imzamı atarım